Mesajınız başarıyla iletildi. Teşekkür ederiz.
Beytülmakdis Öncüleri Derneği

Kudüs İçin Bugünden Geleceğe

Eğitim, kültür ve bilinçlendirme faaliyetleriyle Kudüs ve Filistin davasını gelecek nesillere taşıyoruz.

0+
Ulaşılan Kişi
0+
Tamamlanan Çalışma
0+
Eğitim Alan Genç
Eğitim Süreci

Eğitim Kademelerimiz ve Gelişim Süreci

Detayları incelemek için kademelerin üzerine tıklayabilirsiniz.

1

1. Başlangıç Seviyesi Kursu

Bu kurslar, 10 saat teorik eğitim ve 2 saat eğitim atölyesi olmak üzere toplam iki günlük bir süreyle sınırlandırılmıştır.

2

2. Orta Seviye Kursu

İki veya üç gün arasında değişen, 16 saat bilgi ve teori, 2 saat eğitim atölyesi olmak üzere Kudüs ve Filistin çerçevesinde bilgilendirici paket bir programdır.

3

3. İhtisas Kursu

Bu kurs; Kudüs hakkında temel veya orta seviyede bilgisi olan ve daha fazla bilgi edinmek isteyen adaylara yönelik ihtisas ve genişletilmiş bir programdan oluşur.

Haberler & Duyurular

Kudüs Yaz Okulu’nun İlk Haftası Tamamlandı
27 Tem 2026

Kudüs Yaz Okulu’nun İlk Haftası Tamamlandı

Beytülmakdis Öncüleri Derneği tarafından düzenlenen Kudüs Yaz Okulu programımızın ilk haftası başarıyla tamamlandı.

Devamını Oku
Beytülmakdis Gençliği Projesi 4 Haftanın Sonunda Sona Erdi
13 Tem 2026

Beytülmakdis Gençliği Projesi 4 Haftanın Sonunda Sona Erdi

Tügva- Türkiye Gençlik Vakfı- organizesinde gerçekleştirilen Beytülmakdis Gençliği Projesi 4 haftanın sonunda sona erdi. Seta Vakfının konferans salaonun gerçekleştirilen porgrama 100 öğrenci katıldı. Muharrem Güneş’in kaleminden çıkan Kudüs Müslümanlarındır kitapçığı dağıtıldı.

Devamını Oku
Tenizile Erdoğan Lisesinde Kudüs Anlatıldı
13 Tem 2026

Tenizile Erdoğan Lisesinde Kudüs Anlatıldı

İsmini Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın annesinden alan Tenzile Erdoğan Kız Anadolu İmam Hatip Lisesinde Kudüs semineri verildi. 30 Mayıs tarihinde verilen seminer Dernek Naşkan Yardımcımızın sunumuyla gerçekleştirildi.

Devamını Oku

Öne Çıkan Çalışmalarımız

Çalışma Görseli

İslam inancında Kudüs

Vahye dayanan üç semavi dinin buluşma noktası olan Kudüs şehri, bu üç din için de ayrı öneme sahiptir. Tevhit inancının önderleri olan peygamberlerin yollarının bu şehirde kesişmesi ve hayatlarının en az bir bölümünü burada geçişmiş olması, şehrin kutsaliyetini ve insanlar nezdindeki değerini daha da arttırmıştır. Serinin bu son yazısında ise Kudüs şehrinin Müslümanlar açısından ne anlam ifade ettiği detaylıca ele alınarak, şehrin üç semavi din açısından önemini ifade eden yazı serisi tamamlanacaktır. Şehrin kutsallığını ifade eden el-Kuds ve buradaki mabedi ifade eden Beytü’l-Makdis veya Beytü’l-Mukaddes gibi isimler, İslam kaynaklarında şehrin adını ifade etmek için kullanılan en yaygın isimlerdir. Süleyman Mabedi’nin zemininde inşa edildiğine inanılan Mescid-i Aksa ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mirac gecesinde yükselirken ayağını bastığı taşın üzerinde inşa edilen Kubbetü’s-Sahra Mescidi’nin yer aldığı etrafı surlarla çevrili kısım, Harem-i Şerif olarak bilinir. Kudüs şehri, İslam’da özel bir konuma sahiptir ve kutsal sayılır. Müslümanların ilk kıblesinin burası olması, şehrin Hz. Peygamber’in (s.a.v.) İsra ve Mirac mucizesine şahit olması bu üstünlüğünün en temel sebebidir. Müslümanlar, hicretin 16. ayına kadar bu şehre dönerek namazlarını kılmışlardır. Kuran’da pek çok ayette işaret edilen Kudüs, Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından övülmüş, “ziyaret edilecek üç mübarek mekândan biri” olarak nitelendirilmiştir. Bereketli kılınan bu bölgenin mübarek olarak kabul edilmesinin nedeni Cenabı Allah’ın hikmetiyle buradan pek çok peygamberin gelip geçmesi ve burada vefat edip defnedilmesi veya meyve ve sebzelerle etrafının bereketlendirilmiş olmasından ileri gelmektedir. İslam Tarihi boyunca Kudüs önemli bir ilim ve maneviyat merkezi olmuştur. Abdurrahman Evzâi, Süfyânı Sevrî, Leys b. Sa’d ve Muhammed b. İdris eş-Şâfiî gibi mezhep imamları Kudüs’te ders okutmuş, talebe yetiştirmişlerdir. Yine İmam Gazâli, İbn-i Kayserâni, Ebû Bekir İbnî Arabî gibi âlimler burada kalmış, ders vermişler. Râbiatü’l-Adeviyye, Bişr-i Hafi, Seriyyü’s-Sakatî gibi devrin kutupları bu şehirde ikamet etmiş ve burayı ihya etmişlerdir. KURAN VE HADİSLERDE KUDÜS Kur’an-ı Kerim’de Kudüs şehri ismen geçmemektedir. Ancak işaret yoluyla 10’dan fazla ayette Kudüs’ten bahsedilir. İlaveten, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) pek çok hadisinde de Kudüs konu edinilmiştir. Hem ayetlerde hem hadislerde Kudüs’ün kutsallığının, bu şehirdeki mabetten kaynaklandığı görülmektedir. Kur’an-ı Kerim’de Kudüs’e işaret bağlamında en başlarda gelen ayet, “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız el-Mescidü’l-Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra, 1) ayetidir. Bu ayet, müfessirler tarafından İsra ve Mirac olaylarına delil olarak yorumlanır. Kuran-i Kerim’de Kudüs şehrine işaret eden ayetlerden birkaçını zikretmekte fayda vardır. Örnek olarak “Bunun üzerine Zekeriya, mihrabdan kavminin karşısına çıkarak onlara: “Sabah akşam tespihte bulunun” diye işaret etti.” (Meryem, 11) Bundan başka, Kuran-i Kerim yine Kudüs’ten bahsederek “İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.)” (İsra, 7) buyurmaktadır. Mescid-i Aksa’nın fazileti ve önemi hakkında pek çok hadis bulunmaktadır. Mescid-i Aksa özellikle Mirac ve İsra olayından dolayı bu ehemmiyeti barındırmaktadır. Hz. Peygamber’in Mirac’a çıkarken ziyaret ettiği mekânın bu Beytü’l-Makdis olduğu müfessirler tarafından ifade edilmiştir. Nitekim meşhur İsra hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) “Burak’a bindim, Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’e vardım…” diye söz etmektedir. İlgili hadislerdeki ifadelerden Hz. Peygamber’in (s.a.v.) burada peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı ve sonra arş-ı Â’lâ’ya yükseltildiği anlaşılmaktadır. Yeryüzünde ilk mescidin Kabe, ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğunu buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), ibadet niyetiyle ziyaretin sadece üç mescide olabileceğini buyurarak bu üçünün Kabe, Mecsid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa olduğunu belirtmiştir. Başka bir hadisinde namazdan elde edilecek sevap sıralamasında ilk yerde Kabe’de kılınan namazın, onun ardından ise Mescid-i Nebi ve Mescid-i Aksa’da kılınan namazın olduğunu buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip içinde namaz kılmaya teşvik etmiş, gidemeyenlerin ise kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı göndermelerini tavsiye etmiştir. KUDÜS’ÜN MÜSLÜMANLAR TARAFINDAN FETHİ Kudüs Müslümanların eline Hz. Ömer zamanında geçmiştir. Filistin bölgesi o sırada Bizans’ın elindeydi. Bizans ile yapılan ilk savaş olan Ecnadeyn savaşından (13/634) sonra Suriye ve Filistin kapıları Müslümanlara açılmış; Yermük zaferiyle (15/636) Suriye Bizans’tan alınmış ve ardından Filistin’in fethi başlamıştır. Kudüs, Ebu Ubeyde ibn el-Cerrah tarafından kuşatılmış, fakat surlar nedeniyle fetih gerçekleşmemiştir. Orduyu oluşturan askerler kuşattıkları şehrin sıradan bir şehir olmadığının bilincindelerdi. Ebu Ubeyde, şehir ahalisi bitkin düşünceye dek Kudüs’ü kuşatma altında tuttu. Şehir ahalisi Hıristiyanlar kuşatmanın getirdiği sıkıntılarla baş etmekte zorlanıp bu kararlı kuşatmadan dolayı şehri teslim etmekten başka çarelerinin kalmadığını görünce Müslümanlardan aman dileyip anlaşma teklif etmişler ve şehri bizzat halifeye teslim etmek şartını ileri sürmüşlerdir. Bunun üzerine komutan Ebu Ubeyde durumu halife Hz. Ömer’e bildirmiş, onu Kudüs’e davet etmiştir. Hz. Ömer ashabın ileri gelenlerini toplayarak onlarla bu konuyu istişare etmiş, yapılan müzakere ve istişareler sırasında Hz. Ali ile Hz. Ömer, Halife’nin Kudüs’e gitmesinin yararlı olacağı görüşünü savunmuşlardır. Nihayet Hz. Ömer, Medine’den çıkıp Kudüs’e doğru yola koyulmuş, Kudüs’e gelerek şehrin patriği Sophronius’tan teslim alarak anlaşmayı imzalamıştır. Dolayısıyla Kudüs Müslümanların eline kan dökülmeden geçmiştir. Şehir halkının can, mal, kilise ve diğer kurumlarının güven altında olduğuna dair amanname verilmiştir. İslam tarihinde Hz. Ömer Amannamesi olarak ünlenen bu belge, Müslümanların fethettikleri gayr-i müslim bölgelerde davranışları için bir emsal teşkil etmiştir. (Nitekim Fatih de İstanbul’u fethettiğinde aynı amannameyi İstanbul’daki Yahudilere ve Hıristiyanlara vermiştir.) Fethin gerçekleşme tarihi olarak hicri takvimle 16-17-18 yılları gösterilirse de güçlü ihtimale 17’nin sonu 18’in başlarıdır. Hz. Ömer’in Kudüs’e girmesi miladi takvimle 638 yılıdır. Romalılar zamanında şehrin adı olan Aelia Capitolina ismi Hz. Ömer tarafından değiştirilerek şehre Kudüs adı verilmiş, halka İslam’ı öğretmesi için Ubade bin Samit kadı ve vali olarak tayin edilmiştir. Kudüs’ün fethinden bahsederken kaynaklarda Hz. Ömer’in adaletiyle ilgili menkıbeler anlatılmaktadır. Rivayete göre Hz. Ömer ve kölesi bineklerine sırayla biniyorlardı ve Kudüs’e yaklaştıklarında sıra kölede olmuştur. Hz. Ömer’in binmesi için köle ısrar etse de Hz. Ömer kabul etmemiş, böylece kendilerini karşılayanlara bir tevazu dersi vermiştir. Başka bir rivayete göre Kıyamet Kilisesinde Hıristiyanlarla görüşme sırasında öğlen namazının vakti girmesi üzerine Hz. Ömer namazını kılmak için patrikten kendisine yer göstermesini isteyince patrik ona kilisede namaz kılabileceğini bildirir ama Hz. Ömer bunu kabul etmeyip biraz uzaklaşarak abasını yere serip komutan ve askerlere namaz kıldırır. (Daha sonra onun namaz kıldığı yere onun adına bir mescit inşa edilmiştir ve bu mescit hala durmaktadır.) Hz. Ömer, kilisede namaz kılmayışının sebebini “Benden sonra gelecek olan Müslümanlar, Ömer namazı burada kıldı diyerek buraya mescit inşa ederler” diyerek açıklamış, bu davranışıyla Hıristiyanların inancına saygılı olma örneğini vermiştir. Başka bir menkıbe Hz. Ömer’in Yahudiler tarafından kutsal sayılan Süleyman Mabedi’ni bulmasıyla ilgilidir ve bu hususta kaynaklarda iki rivayet vardır. Bir rivayete göre Hz. Ömer Patrik Sophronius’tan kendisine mabedin yerini göstermesini ister. Mabedin olduğu bölgenin çöplük haline getirildiğini gören Hz. Ömer, abasını yere serip çöpleri doldurmaya ve götürüp uzaklara dökmeye başlar. Bunu gören Müslümanlar da onun yaptığını yaparlar ve sonrasında oraya bir mescit inşa ederler. Bugünkü Aksa Camii’nin Hz. Ömer’in o mescidinin yerinde olduğu bilinmektedir. Başka bir rivayet ise mabedin yerinin kimsenin bilmediği, Hz. Ömer’in araştırması üzerine bölgedeki kadınların çöp attıkları yer olarak kullandıkları çöplük mekânının mabedin mekânı olduğu kanaatine gelmesi ve Hz. Ömer’in buraya bir kese altın saçtığı, bunu gören işsiz ve avare insanların altınları bulmak üzere buraya üşüştüğü ve neticede mabedin ortaya çıkması şeklindedir. (Bu rivayet Sultan Süleyman için de geçmektedir.) Kendi mabetlerinin Müslümanlar tarafından da benimsenmesini arzu eden Kudüs patriğinin Hz Ömer’i önce Kıyamet Kilisesine götürdüğü, ancak Hz. Ömer’in buranın Peygamberimizin miraca yükseldiği yer olmadığını dediği, nihayet günümüzde Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yeri keşfettiği de anlatılanlar arasındadır. Müslümanlar şehri ihya etmekle uğraşmış, masraftan kaçınmayarak burada pek çok sanat ve mimari değeri yüksek olan yapılar oluşturmuşlardır. Kudüs’ün Müslümanlar tarafından özel ihtimama mazhar olması, Hz. Osman’ın Silvan Bahçelerinin gelirlerini şehrin fakir halkına vakfetmesinden de anlaşılmaktadır. İSLAM TARİHİ BOYUNCA KUDÜS Yaklaşık 100 yıl kadar Haçlı işgali istisna olmak üzere, Hz. Ömer tarafından alındıktan sonra Kudüs 1200 yıl kadar Müslümanların elinde bulundu. İster Müslüman ister gayr-i müslim ordular tarafından olsun, Kudüs pek çok ordunun saldırısına maruz kalmış, defalarca elden ele geçmiştir. Tarihi verilere göre Ortaçağlarda Kudüs 52 defa saldırıya uğramış, 23 defa kuşatılmış, 44 defa elden ele geçmiştir. 661-750 yılları arasında Kudüs Emeviler’in elinde olmuştur. Emevi halife Muaviye hilafet merkezini Medine’den Şam’a taşıması üzerine Kudüs daha fazla öne çıkmıştır. Emeviler mimarisiyle döneme damgasını vurmuştur. Günümüzde Harem-i Şerif bölgesinde görülen iki önemli yapı, Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra Emeviler döneminde yapılmıştır. Bazı kaynaklar bu yapıların Abdülmelik bin Mervan (v. h.86/m.705) tarafından inşa edildiğini söylerken bazıları ise onun oğlu I. Velid’in (v. h.96/m.715) ismini zikrederler. Mescid-i Aksa, günümüze gelene kadar pek çok tamirat ve tadilat geçirmiştir. Abbasiler 750-878 yılları arasında Kudüs’e hâkim oldular. Abbasi halifesi Ebu Cafer el-Mansur’un Kudüs’ü iki defa ziyaret etmesi, şehrin Abbasiler için ehemmiyeti hakkında fikir vermektedir. Abbasiler döneminde hem halifeler ve aileleri hem eşraf Kudüs’te pek çok yapı inşa ettirmiş, bunlar sayesinde Kudüs 8. yy.’da önemli bir ilim merkezi haline gelmiştir. Mısır’daki hanedanlar zamanında Kudüs Mısır’a tabi oldu. Tolunoğulları 878’den 905’e kadar, İhşidiler 935’ten 969’e kadar, Fatimiler 969’dan 1071’e kadar Kudüs’ü de kendi hükümdarlıkları altına aldılar. (905-935 arasında Kudüs Abbasiler’in yönetiminde olmuştur.) 1071-1098 yılları arasında Kudüs Selçukluların, 1098-1099’da ise Fatımilerin hâkimiyetinde bulundu. Haçlı Seferleri neticesinde Haçlılar 1099’da Kudüs’ü işgal etmiş ve burada 88 yıl devam edecek Kudüs Haçlı Krallığı kurmuşlardır. 1187’de Hıttin Savaşı’nda zafer kazanan Selahaddin Eyyubi, Kudüs’ü Haçlıların elinden geri almayı başarmıştır. Miraç Kandili’nde şehre giren Selahaddin Eyyubi, öncelikle Tapınak Şövalyelerinin yaptığı değişiklikleri ortadan kaldırdı ve ardından, Kubbetü’s-Sahra’nın üstündeki haç işaretini kaldırarak, bu yönüyle şehrin mimari açıdan yenilenmesine çok önem verdi. Haçlılar tarafından saray olarak kullanılan Mescid-i Aksa’yı yeniden camiye çeviren ve Nureddin Zengi’nin hazırlamış olduğu minberi Suriye’den getirten Selahaddin Eyyubi, Mescidi Aksa’ya yerleşti. Bu ahşap minberin işlemesi İslam’ın şaheserlerindendir. (21 Ağustos 1969’da Dennis Michael Rohan isimli Avusturya’lı bir fanatik Yahudi tarafından yakılmaya kalkışılan bu minberin aynısı, 38 yıl sonra Amman’da dört yılı aşkın bir çabanın ürünü olarak yaptırılıp yerine yerleştirildi. Minberin yapımında Recep Elitok ve Mehmet Ali Uçar gibi Türk ustalar da yer almışlardır.) 1187-1253 yılları arasında Kudüs Eyyubilerin elinde olmuştur. Sadece 1229’da Selahattin Eyyubi’nin vefatından sonra Fransızlar Kral Federik zamanında Kudüs’ü tekrar ele geçirmişlerse de yaklaşık 15 yıl sonra 1244 yılında şehir Necmettin Eyüp tarafından tekrar geri alınmış ve 1253 yılına kadar yine Eyyubilerin elinde kalmıştır. 1253 yılında Moğollar saldırarak şehri ele geçirmiş, fakat Memlukler 1259’da Ayn Calut Savaşı’nda Moğolları yenmiş ve şehri kendi hâkimiyetlerine katmışlardır. Kudüs 1517 yılına kadar yaklaşık 250 yılını Memluklerin hâkimiyetinde geçirdi. Eyyubiler döneminde başlayan imar hareketleri Memlukler döneminde hız kazanarak, Mescid-i Aksa avlusunun etrafı medrese ve hankâhlar ile donatıldı. 1517’de Yavuz Sultan Selim zamanında Kudüs’te Osmanlıların hâkimiyeti başlamış ve 400 sene devam etmiştir. Mısır seferi sırasında Osmanlılar 28 Aralık 1516’da Sinan Paşa önderliğinde Kudüs’e girdiler. Kudüs’ün alınmasından sonra Yavuz Sultan Selim 31 Aralık 1516’da burayı ziyaret eder ve ilk namazını Mescid-i Aksa’da kılar. Şehrin ismini ise Kudüs’ü Şerif olarak değiştirilir. Osmanlı için Kudüs her zaman büyük önem taşımış ve sultanlar bu şehir için pek çok hizmette bulunmuşlardır. Bunlar arasında en çok bilineni, Kanuni Sultan Süleyman’dır. Özellikle Yahudi kaynaklarında Kanuni’nin bu yüzden yüceltildiği görülmektedir. Süleyman Mabedi’nin bulunmasıyla ilgili Hz. Ömer’e ait menkıbenin bir versiyonu da Kanuni’ye atfedilir. Kanuni zamanında pek çok mabet onarılmış, şehir yeniden surlarına kavuşmuştur. 1536-1541 yılları arasında bitirilen ve uzunluğu dört kilometreye yaklaşan, yüksekliği 12 metreyi aşan surların üzerinde 34 kule ve 7 kapı inşâ edildi. Şehre altı sebil hediye eden Kanuni’nin haricinde, onun hayırsever hanımı Hürrem Sultan Kudüs’te cami, medrese, han, ribat ve imaretten (Haseki Sultan imareti) müteşekkil elli odalı bir külliye yaptırır; zengin kaynaklara ve Ramallah civarında geniş tarlalara sahip bir vakıf kurarak bu hayır müessesesini destekler. 1517 itibariyle Kudüs’te başlayan Osmanlıların hâkimiyeti, 9 Aralık 1917’de Kudüs İngilizlerin eline geçmesiyle sona erdi. Osmanlı hâkimiyetindeki 400 yıl boyunca Kudüs Sancağı 1516-1831 yılları arasında Şam Eyaleti’ne, 1841-1865 yılları arasında Sayda Eyaleti’ne, 1865-1872 yılları arasında Suriye Vilayetine bağlı olmuş, 1872-1917 arasında ise müstakil mutasarrıflık statüsüyle doğrudan merkeze bağlanmıştır. Dünya Savaşı’ndan sonra Kudüs’ün yönetimi Osmanlı idaresinden çıkarak İngilizlerin eline geçti. 1920’de ise İngiltere mandası kuruldu. 1948 yılında bugünkü İsrail Devleti Batı Kudüs’te resmi olarak kurulması gerçekleşti ve bu süreçte Doğu Kudüs Ürdün’ün terkibinde yer aldı. Ne var ki 1967’de Doğu Kudüs’e de saldırılarak Kudüs’ün tamamı İsrail tarafından işgal edildi. 1980’de ise Kudüs’ün, İsrail’in bölünmez başkenti olduğu şeklindeki Kudüs Yasası’nı kabul edildi. KAYNAKÇA Abdullah Çağrı Elgün, Kudüs: ilk kıble, İstanbul: Kültür Basın Yayın Birliği, 1991. Ahmet Ağırakça, Salahattin Eyyubi ve Kudüs’ün Yeniden Fethi, İstanbul: Beyan Yayınları, 1997. Arif Paşa Arif, Tarihü’l-Kuds, 2. Bsk., Kahire: Dârü’l-Maârif, 1994. Casim Avcı – Cengiz Tomar – Kamil Cemil el-Aseli, “Kudüs”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXVI, 327-338. El-Kuds fi zamiri’l-lemi’l-İslami, Mekke: Rabitatu’l-Âlemi’l-İslâmî, 1415/1995. Fayiz Fehd Cabir, el-Kuds: maziha haziruha müstakbeluha, Amman: Dârü’l-Celil, 1985. Feyza Betül Köse, “Osmanlı Yönetimi Kudüs’ünde İdari ve Sosyal Yapı”, Belgü, 1:1 (2015), 161-199. Halit Erol, Kudüs’ün kutsallığı, İstanbul: Özyurt, 2002. Heyet, Tarihu Medineti’l-Kuds, Riyad/Amman: Daru’l-Karmel, 1984. Kemalettin Aksoy, “Mescid-i Aksa’nın Fazileti”, http://bayburt.diyanet.gov.tr/Sayfalar/ contentdetail.aspx? MenuCategory =Kurumsal& contentid=267 (erişim tarihi: 08.01.2018) Mehmet Paksu, Kudüs ve Mescid-i Aksa, İstanbul: Nesil Yayınları, 2000. Muammer Gül, “Kudüs ve Tarih İçinde Aldığı İsimler”, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, XI:2 (2001), 305-312. Muammer Gül, “Müslümanların Kudüs’ü Fethi”, Harran Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, VIII:2 (2001), 47-58. Musa İsmail Basit, Kudüs Tarihi, İstanbul: Nida Yayıncılık, 2011. Nebi Bozkurt, “Mescid-i Aksa”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, XXIX, 268-271. Nuh Arslantaş, “Kudüs neden Yahudilerin başkenti değildir?” http://www.fikriyat.com/ gundem/2017/12/23/ kudus–neden–yahudilerin–baskenti-degildir (erişim tarihi: 08.01.2018) Simon Sebag Montefiore, Kudüs: bir şehrin biyografisi, trc. Cem Demirkan, İstanbul: Pegasus, 2016. Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu http://www.fikriyat.com/tarih/2018/02/15/islam-inancinda-kudus

Çalışma Görseli

Yahudi İnancına Göre Kudüs

İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken ismen geçmeyen Kudüs, Hz. Musazamanında veya ondan yaklaşık 200 yıl süre sonra da İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Peki Kudüs İsrailoğulları için kutsal şehir metaforuna nasıl dönüşmüştür ve Yahudiler için neden önemlidir? Yahudilerin de kutsal şehri ve kıblesi sayılan Kudüs ilk başta politik bağlamda önem kazanmış, sonradan kutsallaşmıştır. Babil sürgünü ile kutsallaşma nihayete ermiştir. Hem bu döneme hem müteakip dönemlere ait literatürde Kudüs’ün özel yeri vardır. Tüm bu söylemler Yahudilerin zihninde Kudüs’ün önemini cilalayarak parlatmış, asırlar sonra Siyonistler bu zihniyete hitap ederek ve ondan faydalanarak dünya Yahudilerini kendi saflarında toplamaya çalışmışlardır. Siyon kelimesinin Kudüs’ün adlarından biri olduğunu göz önüne aldığımızda, Siyonizm kelimesinin de Kudüsçü anlamına geleceği ortaya çıkacaktır. KUDÜS NASIL KUTSALLAŞTI? Yahudi kutsal kitapları içerisinde Hz. Musa’ya atfedilen Tora/Tevrat kısmında Kudüs şehri ismen geçmez. Kudüs, sonraki dönemde peygamberlere vahyedilen Neviim/Nebiler ve Ketuvim/Yazılar kısımlarında ismen bulunur. İsrailoğulları’nın atası kabul edilen Hz. İbrahim’in kıssası anlatılırken de Kudüs ismen geçmemektedir. Tevrat’ta Hz İbrahim kıssasında Kudüs’e yorumlanan olayları arkeoloji bilimi hala desteklememişti.1 Hz. Musa zamanında veya ondan sonra yaklaşık 200 yıl süresince Kudüs İsrailoğulları için alelade bir şehir vasfını korumuştur. Yahudi kaynaklarına göre Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirmiş, fakat onu Yebusiler adlı yerli kabileye bırakmıştır.2 Şayet Kudüs ayrıcalıklı, önemli bir şehir olarak görülseydi Hz. Yuşa onu yerlilere bırakmazdı denebilir.3 Kudüs, Hz. Davut zamanından itibaren İsrailoğulları’nın gündemine girdi.4 O döneme kadar burası Yebusiler’in elinde olmuştur. Bu şehir, dini boyutuyla İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve Hz. Süleyman ile birlikte girmiş ve kutsallaşmanın ilk adımları atılmaya başlanmıştır.5 Hz. Davut şehri ele geçirerek başkent yapar. Onun Kudüs’ü başkent seçmesi siyasi ve stratejik bir etkene dayanıyordu, çünkü İsrailoğulları kabileleri arasındaki dengeler bu şekilde gözetilebilirdi.6 Hz. Davud’un oğlu Hz. Süleyman zamanında mabedin yapımı tamamlanınca Kudüs dini bir anlam da ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkez olma iddiası böylece ortaya çıkmıştır.7 Ne var ki İsrailoğulları Kudüs’ü hemen kutsal kabul etmemişler; bu algı bir süreç içerisinde Yahudiler arasında zamanla yerleşmiştir. Hz. Süleyman döneminden M.Ö. 586’ya kadar devam eden I. Mabet Dönemi’nde Kudüs tedricen kutsallaşmış, bu algı II. Mabet döneminde tamamlanmıştır.8 Kitab-ı Mukaddes’e göre İsrailoğulları Hz. Süleyman’ın vefatından sonra hak yoldan sapmış, putlara ve yerel tanrılara tapınmışlardır. Bu yüzden Kudüs onlar için sadece Süleyman Mabedi’ni içeren bir şehir olmaktan öteye gidememiştir. Ayrıca Süleyman Mabedi’nin de bu süreçte İsrailoğulları için pek bir ayrıcalıklı yeri olmamıştır. Onlar bu mabede alternatif olarak bâma olarak adlandırılan ibadetgâhlarda tapınmışlardır. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697) ve Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) zamanında gerçekleşir. Onlar devleti güçlendirmenin yolunun insanların dini duygularını Kudüs’e kanalize etmede görmüş, makbul ibadetin sadece Süleyman Mabedi’nde olduğu fikrini esas alarak bâma’lara karşı mücadeleye girişmişlerdir. Bu mücadele neticesinde Süleyman Mabedi’nin alternatifi olarak görülen bâma’lar kısa bir süre içerisinde yok edildi. Dolayısıyla, Kitab-i Mukaddes’in satır araları bize Kudüs’ün İsrailoğulları için dini anlamda önem kazanmasının aslında merkezileşme siyaseti gibi dünyevi bir planın sonucu olduğunu ima etmektedir. Bu, o dönemin din-siyaset ilişkisi çerçevesinde ele alınması gereken bir konudur. Kutsallaşma sürecindeki nihai aşama Babil Sürgünü (M.Ö. 586) ile gerçekleşir. Sürgün hayatı İsrailoğulları içerisinde Kudüs’ün kutsallığı düşüncesini pekiştirmiştir.9 Diğer bir ifadeyle, Kudüs kaybedildikten sonra İsrailoğulları için ayrıcalıklı ve kutsal hale gelir. O zamana kadar Yehuda devletinin başkenti olup10 sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için giderek manevi bir merkeze dönüştü.11 Diaspora Yahudileri anayurtlarına olan özlemlerini Kudüs’ün şahsında dillendirdiler.12 Böylece, Kudüs’ün kutsallaşmasında zirve noktaya gelindi. Bu zirve nokta Kitab-i Mukaddes’te, Babil ırmakları kıyısında oturan halkın ana yurtlarını andıkça ağlayıp “Ey Kudüs, seni unutursam sağ elim kurusun. Seni anmaz, Kudüs’ü en büyük sevincimden üstün tutmazsam, dilim damağıma yapışsın!” (Mezmurlar 137) şeklinde ifade edilmiştir. KUTSAL BİR ŞEHİR OLARAK KUDÜS Kitab-i Mukaddes’in Neviim ve Ketuvim adlı kısımlarında Kudüs’ün kutsallaşma aşamalarına ilişkin bilgiler ve bu süreçte dile getirilen övgüler yer alır. Özellikle II. Mabet dönemi literatüründe Kudüs’ün kutsallığının toplumda yerleşmesine hassasiyet gösterilmiştir. Bilhassa Tannaim (M.S. I-II. yy) döneminin ortalarından yani mabedin yıkıldığı zamanda Kudüs din bilginlerinin dikkat merkezinde olmuştur. M.S. 132’de Bar Kohba isyanının bastırılmasından sonra Yahudiler Kudüs’ten sürülür. Bu ortamda din bilginleri bu şehirde ikamet etmenin faziletlerinden bahsetmişlerdir.13 YAHUDİ KUTSAL METİNLERİNDE KUDÜS Kitab-ı Mukaddes’te Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Bu adların en önemlisi Yeruşal(ay)im adıdır. İlaveten Moriya (II Tarihler 3:l); Yebus (Hakimler 19:10); Siyon, Davud’un şehri (II. Samuel 5:7, 9; I Tarihler 1:5, 7) ve Ariel (Yeşaya 29:1); adaletin yurdu (Yeremya 31:23); inananlar şehri, barış şehri, doğruluk şehri (Yeşaya 1/26); Tanrı’nın şehri (Mezmurlar 46:4); orduların (sahibi) Yahve’nin şehri (Mezmurlar 48:8); mukaddes şehir (Nehemya 11:18) gibi isim ve nitelemeler de geçer. Şehrin Arapçadaki adı “el-Kuds” kelimesi de Nehemya 11:18’deki “mukaddes şehir” sıfatından gelir.14 Kitab-ı Mukaddes’e göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı’nın bu şehri kendi şehri olarak seçtiği ve ebediliğin bu şehirde yaşayacağı belirtilmiştir.15 “Yahve Siyon’da oturur”16 pasajı bunu ifade eder. Tanrı’nın hep Kudüs’te bulunacağı, adını bu şehre bağladığı vurgulanır.17 Kitab-ı Mukaddes Kudüs’te yargı tahtlarının kurulduğunu anlatır. Bu, Yahve ile bağlantılı olan Kudüs’ün bir adalet dağıtma makamı olduğu şeklinde algılandığını ortaya koyar. Yeremya tarafından dile getirilen “O zaman Kudüs’e, `Yahve’nin tahtı diyecekler. Yahve’nin adını onurlandırmak için bütün halklar Kudüs’te toplanacak. Bundan böyle kötü yüreklerinin inadı uyarınca davranmayacaklar.”18 söylemi de bu anlamı pekiştirmektedir. Yine Yeremya’nın dilinden “Kudüs güvenlik içinde yaşayacak. O, ‘Yahve bizim dürüstlüğümüzdür’ adıyla anılacak.”19 söylemi bu şehrin adalet olan bağının bir metaforu olarak görülebilir. Benzer yaklaşım Yeşaya’da da görülmektedir. O Kudüs’ü dürüstlüğün şehri olarak nitelemektedir.20 Bu söylemler, adil Yahve’nin ebedi yeri olan Kudüs’ün Yahudilikte dürüstlük sembolü ve adaletin, hakkın yeryüzündeki dağıtım merkezi imajına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Kitab-i Mukaddes’in pek çok yerinde Kudüs’ten bahsedilerek aslında Yehuda topraklarının tamamı kastedilmiştir. Bu, Kudüs’ün sıradan bir şehir olmayıp bir kavramı ifade ettiği ve merkeziliğin bir ifadesi olarak yorumlanmış, bu bağlamda “Kudüs’ün kızı” veya “Siyon’un kızı” gibi tabirlerinin de tüm krallığı, tüm Yahudi halkını ifade ettiği ifade edilmiştir.22 Fakat bu merkeziliğin ve kapsayıcılığın her zaman olumlu şekilde tezahür etmediği de unutulmamalıdır. İsrailoğulları’nın yaptığı kötülükler anlatılırken metinler bu kötülükleri metafor olarak Kudüs’e atfetmektedir.22 Yeşaya’nın söylemlerinde Kudüs övülerek göklere çıkarıldığı ve tabiatüstü özelliklerle donatıldığı halde, Yeremya’nın bazı söylemlerinde putperestlik nedeniyle Kudüs’e yönelik olumsuzluk söylemler ve ayıplamalardan da bahsedildiği ve bununla dengenin kurulmaya çalışıldığı ifade edilmiştir.23 Sürgün dönemine ait metinlerde Kudüs’le ilgili özlem ve bekleyiş konuları öne çıkar. Örneğin Yeremya Kudüs’ün yeniden kurulacağını, buralardan şükran ve sevinç sesleri duyulacağını haber vermektedir.24 Zekeriya da Yahve’nin, Siyon’un halini kıskandığını ve oraya dönerek Kudüs’te oturacağını, Kudüs’e hakikatin şehri deneceğini, insanların meydanlarda oturacaklarını, kentin meydanlarının orada oynayan çocuklarla dolacağını söyler.25Hezekiel, Kudüs’le ilgili vizyonunu anlatırken şehri olağanüstü bir detayla anlatmıştır.26 Onun anlatılarındaki Kudüs sıradan bir şehir veya hatta alelade bir kraliyet şehri olmayıp Tanrı’ya özel bir mülk olarak tasarlanmış, bu nedenle her türlü detaylara inilerek Kudüs’le ilgili ince ayrıntılar verilmiştir.27 Kitab-i Mukaddes’te Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler de yer alır. Bu bilgilere göre herşeye egemen Yahve’nin Siyon dağında, Kudüs’te krallık edeceği bir zaman gelecek, bu sebeple ayın yüzü kızaracak, güneş utanacaktır.28 Yine o gün büyük bir boru çalınacak, Asur sürgününde kaybolanlarla Mısır’a sürgün edilenler gelip kutsal dağda, Kudüs’te Yahve’ye tapınacaklar.29 Başka bir yerde Yeşaya’nın dilinden Tanrı Kudüs’e “Ey kasırgaya tutulmuş, avuntu bulmamış ezik kent. Taşlarını koyu harçla yerine koyacak, temellerini lacivert taşıyla atacağım. Kale burçlarını yakuttan, kapılarını mücevherden, surlarını değerli taşlardan yapacağım”30 diye ümit telkin etmektedir. Nitekim bu gün Kudüs’ün kutsal olacağı, yabancılar bir daha orayı ele geçiremeyeceği, Kudüs’ün kuşaktan kuşağa süreceği, suçluların cezalandırılacağı ifade edilir.31 “Ben Yahve o gün Kudüs’te oturanları koruyacağım. … O gün Kudüs’e saldıran bütün ulusları yok etmeye başlayacağım”32 ifadeleri, Yahve’nin eninde sonunda Kudüs’ü Yahudilere iade edeceği vaadini dile getirmekte, Yahudi topluma ümitlerini canlı tutmaktadır. RABBANİ KAYNAKLARDA KUDÜS Kudüs rabbiler için sadece birer tarihsel veya coğrafi özel anlama sahip olmanın ötesinde bir ümidin, türlü belalar karşısında ayakta kalmak için sabrın motivasyonu olmuştur. Tanrı’nın ve Tevrat’ın 70 ismi olduğu gibi Kudüs’ün de 70 ismi olduğu ifade edilmiştir; burada 70 rakamının Sami kültürdeki özel anlamı da gözden kaçmamalıdır.33Ahkâmla ilgili hükümler genel olarak Kudüs’ün saflığını ve temizliğini korumayı, onun ayrıcalığını muhafaza etmeyi hedeflemektedir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar Yahudiler ibadet ederken Kudüs’e yönelmek zorundadırlar;34 çünkü bu şehir ile Tanrı neredeyse özdeştir. Tanrı sadece Kudüs’ün kurucusu (bone Yeruşalayim) olmakla kalmayıp aynı zamanda Kudüs’te ikamet eder (şohen Yeruşalayim). Yahudi din bilginleri rabbiler Eretz Yisrael’in dünyanın merkezi olduğunu, Kudüs’ün de Eretz Yisrael’in merkezi olduğunu söylemişlerdir.35 Kudüs’ün kendine özgü düzeni ve olağanüstü özellikleri olduğunu belirten36 rabbilere göre Tanrı dünyayı yaratırken güzelliği on parçaya taksim etmiş, bunun dokuzunu Kudüs’e vermiştir.36 Rabbiler göklerin kapısının Kudüs olduğunu,38 tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını,39 Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını ifade etmişlerdir.40 Kudüs’ün mübarekliğinin korunması bizzat Tanrı tarafından sağlanır; bu yüzden civar şehirlerde var olan dünya zevki imkânları Kudüs’te bulunmamaktadır.41 Kudüs’te kimsenin yaralanmayacağı, ateşin Kudüs’te hiçbir yeri yakmayacağı, depremin Kudüs’te ev yıkmayacağı gibi abartılı ifadeler de mevcuttur.42 Kudüs’te yaşayanların her gün iki kere ilahi affa mazhar olacağı ifade edilir.43Kanaatimizce bu, zor zamanlarda farklı bölgelere dağılan Yahudileri Kudüs’e toplama arzusunun bir tezahürüdür. M.S. 70’te mabedin yıkılması ve Kudüs’ün düşmesi Yahudiler üzerinde büyük olumsuz etkiye sebep olsa da rabbiler bu yorumlarla insanlardaki ümit ışığını canlı tutmaya gayret etmişlerdir. Bu bağlamda gelecek bir zamanda Mesih’in geleceği, Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kuracakları, Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağı temaları rabbiler tarafından sıkça dillendirilmiş, hatta son derece detay sayılabilecek konular açıklanmıştır.44 Kudüs’ün böylesine önemli konumu rabbilerin zihninde göksel Kudüs algısını da doğurur.45 Mistikler dünyanın yaratılışta gökyüzünün bir yansıması olduğu kanaatini taşımışlardır.46 Bu yüzden rabbiler Kudüs’ün hem gökte hem yeryüzünde var olduğu ve yeryüzü mabedinin yıkılmasına rağmen göksel mabedin varlığını devam ettirdiğine inanmışlardır.47 Apokaliptik yazılarda ahir zamanda göksel Kudüs’ün ve mabedin aşağıya ineceği ve yeryüzünde kurulacağı zikredilir.48 Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutar ve kıble olarak- tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Günlük Amida dualarından 14. kısmı tamamen Kudüs’e adanmıştır. Bu kısım “Günümüzde yeniden kurulsun Kudüs, merhamet şehri…” sözleriyle başlamakta ve “Senalar olsun Sana, ey Tanrı, Kudüs’ün kurucusu” sözleriyle bitmektedir. Tişa be-Av duasında “Kudüs için yas tutanlar” zikredilmektedir. Farklı dualarda Kudüs’ün yeniden kurulacağı teması işlenmektedir. KAYNAKÇA Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19. Avot de-Rabbi Nathan, [ed. S. Schechter], Vienna, 1887. Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005. Complete works of Josephus, [ed. William Whiston ve dğr.], New York: Bigelow Brown, yy. Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146, Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006. Midrash Rabbah, [ed. H. Friedman, Maurice Simon], London: Soncino Press, 1939, I-X. Midrash Tanhuma I, [ed. S. Buber, tr. J.T. Townsend], New Jersey: Ktav Publishing House, 1989. Midrash Tehillim, [ed. S. Buber], Vilna 1891. Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52. Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984, Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007, Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327. Pesikta de-Rav Kahana, [ed. S. Buber], Lyck, 1868. Shmuel Abramsky – Jacob Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210 Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987. Tanna debe Eliyyahu: the lore of the school of Elijah, [tr. William G. Braude, Israel J. Kapstein], Philadelphia: The Jewish Publication Society of America, 1981. The Zohar, 2. bsk. [Harry Sperling, Maurice Simon, Paul P. Levertoff], London: The Soncino Press, 1984, I-V. Yalkut Şim’oni: Midraş al Torah, Neviim ve Ketuvim, Warsaw, 1877. Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232. Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993. DİPNOTLAR [1] Nir, Rivka, Yeruşalayim le-Doroteya I: me-ir Yevusit le-birat am Yisrael, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 1984, 4. [2] Bkz. Yuşa 2:1, 7:2, 8:1, 10:1-7. [3] Eldar Hasanoğlu, “Tanah’a Göre Kudüs’ün Kutsallaşma Süreci”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 24:2 (2015), 123-146, 132-133. [4] Kroyanker, David, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, Tkufot ve-Signonot, Yeruşalayim: Keter, 2006, 29; Şur, Natan, Toldot Yeruşalayim, I: ha-ir hekdem Yisraelit ve ad ha-tkufa ha-Bizantit, Tel Aviv: Devir, 1987, 36-37. [5] Kroyanker, Yeruşalayim: Şehunot ve-Batim, 29; Zeev Safray – Hanna Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim: kavim lehitpathuto şel ha-raayon”, Yehudim ve Yahadut be-Yemey Bayit Şeni, ha-Mişna ve ha-Talmud, [ed. Aharon Oppenhaimer ve dğr.], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1993, 350. [6] Cline, Eric H., Jerusalem beseiged: from ancient Canaan to modern Israel, Michigan: University of Michigan Press, 2005, 314-315. Diğer muhtemel sebeplerle ilgili bk. Oded, Bustenay, Toldot am Yisrael be-Yemey Bayit Rişon I: ha-memlaha ha-meuhedet, Raanana: ha-Universita ha-Petuha, 2007, 265-267. [7] Sh. Abramsky – J. Liver, “Jerusalem: in the Bible”, Encyclopaedia Judaica [2nd ed.], XI, 208-210, 208. [8] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345. [9] Yeşayahu Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael ba-todaa ha-Yehudit be-akbut mered Bar Kohba”, Mered Bar Kohba: mehkarim hadaşim, [ed. A. Openheymer- A. Rapaport], Yeruşalayim: Yad Yitzhak Ben Tzevi, 1984, 224-232, 231. [10] Hz. Süleyman’ın vefatından sonra devlet ikiye ayrıldı. Kuzeyde İsrael devleti, güneyde Yehuda devleti oluştu. [11] Armstrong, Karen, “The Holiness of Jerusalem: asset or burden”, Journal of Palestine Studies, 27 (1998/3), 5-19, 12; Gafni, “Maamado şel Eretz Yisrael”, 231. [12] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 346-347. [13] Safray –Safray, “Keduşat Eretz Yisrael ve Yeruşalayim”, 345, 359. [14] Ömer Faruk Harman, “Kudüs”, TDV İslam Ansiklopedisi, XXVI, 323-327, 323-324. [15] Mezmurlar 132:13-14. [16] Yoel 3:21. [17] II. Krallar 21:4, 7. [18] Yeremya 3:17. [19] Yeremya 33:16. [20] Yeşaya 1:26. [21] Abramsky – Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209. [22] Örneğin bkz. Hezekiel 16, 22, 23. [23] Abramsky – Liver, “Jerusalem: in the Bible”, 209. [24] Yeremya 30:18-19, 31:38. [25] Zekeriya 8:3-5. [26] Hezekiel 40. [27] Hezekiel 45:1-8, 48:8-22, 30-35. [28] Yeşaya 24:23. [29] Yeşaya 27:13. [30] Yeşaya 57:11-12. [31] Yoel 3:17-21. [32] Zekeriya 12:7-9. [33] Yalkut Şim’oni, Naso. [34] TB.Berahot 30a. [35] Midraş Tanhuma, [ed. Buber], Kedoshim 10; TB.Sanhedrin 37a. [36] TB.Yoma 23a. [37] TB.Kiduşin 49b. [38] Midrash Tehillim, 4:91.7. [39] TB.Yoma 54b. [40] Bereshit Rabbah, 14:8; Tanna de-be Eliyahu, 411. [41] TB.Pesahim 8b. [42] Avot de-Rabbi Nathan, 35, 103. [43] Pesikta de-Rav Kahana, [ed. Buber], 55b. [44] Örnekler için bkz. TB.Baba Batra 75b; Exodus Rabbah, 15:21; Song of Songs Rabbah 7:5; Avot de-Rabbi Nathan, 35, 106; Midrash Tanhuma, Noah 11. [45] Detaylı bilgi ve kaynaklar için bkz., Mustafa Yiğitoğlu, “Yahudilerin Tapınak Siyaseti ve Semavi Mâbed”, Türkiye İlahiyat Araştırmaları Dergisi, I:1 (2017), 43-52, 48-49. [46] The Zohar, II:50b-51a. [47] TB.Taanit 5a. [48] I. Enoch 90:28-29; IV. Ezra 7:26, 10:54. Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu – Beyaz Tarih http://www.fikriyat.com/tarih/2017/12/19/yahudi-inancina-gore-kudus

Çalışma Görseli

Hristiyan inancında Kudüs

Tanrı bu şehirde tarihe müdahale etmiş, asli günahın kefareti bu şehirde ödenmiş, yeniden dirilme olayı ile kendisini bu şehirde ispatlamıştır. Hıristiyanlar için Kudüs, günahtan kurtuluşun gerçekleştiği esrarlı mekân, yaratılmış dünyanın merkezi, Mesih’in ikinci kez dönüş yeridir! Yahudilik ve İslam gibi Hristiyanlık da Kudüs’ü kutsal şehir sayar. Hristiyanlar bu şehri dünyanın merkezi, Hz. Âdem’in yaratıldığı ve gömüldüğü yer, nihayet İsa Mesih’in izlerini taşıyan şehir olarak görürler. Dünyadaki bütün kilise binalarının yüzleri Kudüs’e doğru yapılır. Ayrıca, Hristiyanlar her kilisedeki sunağın, o cemaati Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’ne bağladığına inanırlar. Bu inanç Kudüs’ün Hristiyan algısındaki önemini ortaya koymaktadır. Başlangıçta Yahudiliğin bir mezhebi olarak ortaya çıkan Hristiyanlık zaman içerisinde Pavlus’un ve kilise babalarının gayretleriyle müstakil bir din hüviyeti kazandı. Bunu sağlayan, İsa Mesih etrafında şekillenen yeni teolojik doktrinlerdi. Bu doktrinlere göre tanrı, insanlığı asli günahtan kurtarmak İsa Mesih’in şahsında bedenleşerek (enkarnasyon) dünyaya gelmiş, fidye olarak çarmıha gerilerek öldürülmüş, fakat yeniden dirilerek göklere çekilmiştir. Özetle, Kudüs İsa Mesih’in çocukluğundan ölümüne hatta ölümden dirilip göğe çıkmasına kadar Hristiyan düşüncesinin oluşmasında etkili olan önemli olayların yaşandığı bir yer olduğu için önemlidir. Tanrı bu şehirde tarihe müdahale etmiş, asli günahın kefareti bu şehirde ödenmiş, yeniden dirilme olayı ile kendisini bu şehirde ispatlamıştır. Hristiyanlar için Kudüs, günahtan kurtuluşun gerçekleştiği esrarlı mekân, yaratılmış dünyanın merkezi, Mesih’in ikinci kez dönüş yeridir. İlaveten, ilk Hristiyan topluluk, bu şehirde oluşmuş, ilk kilise burada doğmuştur. Ortodoks Hristiyanlar Kudüs’ü bütün Hristiyan dünyasının anası olarak kabul etmiştir. Zira Kutsal Ruh Pentekost günü havarilerin üzerine Kudüs’te inmiş ve İncil dünyaya Kudüs’ten yayılmıştır. Tüm bunlar, Kudüs’ü Hristiyanlar için eşsiz bir şehir konumuna yükseltmiştir. Kudüs’e sadakat, İsa Mesih’in beşeriyetine sadakatin bir ifadesi olarak algılanmaktadır. Kudüs’le ilgili bilgiler Hristiyan kutsal kitaplarında hem İncillerde hem de diğer kitaplarda geçer. Şehrin adı kutsal metinlerde 146 kez geçer. Şehirle ilgili bilgiler İsa Mesih’le ilgili bağlamlarda konu edinildiği için İnciller’de çeşitli yerlere dağılmış şekildedir. Bu dağınıklık arasında, şehre referansların özellikle Luka İncili ve Elçilerin İşleri kitaplarında daha yoğun olduğu görülmektedir. HRİSTİYAN KUTSAL METİNLERİNDE KUDÜS Matta Kudüs’ü işaret ederek ondan kutsal şehir olarak bahseder (Matta 4:5). Burada Kudüs ismi açıkça zikredilmemiştir. (Bu yüzden bazı araştırmacılar onun alışılagelmiş bir terim olduğunu ve Hristiyanlar için bir anlam ifade etmediğini belirtirler. Başka bir görüş ise bu ifadenin cennete işaret ettiği yönündedir.) Matta’nın Kudüs’ü ismen zikretmesi, daha ilk sayfalarında İsa Mesih’in Beytüllahm şehrinde doğduktan sonra onun yıldızının doğduğunu gören müneccimlerin oraya değil Kudüs’e gittiğini söylemesi bağlamındadır (Matta 2:1-3). Markos İncili’nde Kudüs halkının Hz. Yahya’ya vaftiz edilmek için ziyaret etmeleri anlatısıyla başlar ve 10. baptan başlayarak İsa Mesih’in tebliğ için Kudüs’e gelişini ve burada cereyan eden olayları anlatır. Luka İncili’nde Kudüs’ün ismen zikredilmesi İsa Mesih’in doğumunun 8. gününde sünnet edildikten sonra adanmak için mabede götürülmesi ve orada gelecekte Mesih olacağının dile getirilmesi, yine aradan 12 yıl geçtikten sonra küçük İsa’nın ebeveyni ile Kudüs’e mabede gelmesi bağlamındadır (Luka 2:21-22, 41-49). Yuhanna İncili’nde de Kudüs Hz. Yahya ile ilgili bağlamda zikredilerek gündeme gelmekte (1:19-20), daha sonraki sayfalarda ise İsa Mesih’in tebliğ için Kudüs’e gitmesi anlatılmaktadır. Hıristiyan inancına göre İsa Mesih’in çarmıha gerilmesinden sonra yaşananlarla ilgili bilgiler Elçilerin İşleri kitabında anlatılır. İsa Mesih’in Kudüs’te yaşadığı bu olaylar, daha ilk başlarından itibaren bu şehri Hristiyanlar için merkezi bir konuma yerleştirmiştir. Hatta Pavlus kendisini aklamak için Kudüs’teki toplantıya katılmış, burayla bağlantısını kesmemiş, Yahudi kökenli olmayan Hristiyanlardan Kudüs’e saygı beklemiştir. Hristiyanlıktaki göksel Kudüs fikri de kutsal metinlerden kaynaklanır. Eski Ahit’te sık sık vurgulanan Tanrı’nın yaşadığı şehir olan Kudüs, Hristiyanlar için Tanrı’nın asıl sunağının göklerde olduğu, dolayısıyla göksel Kudüs fikrini oluşturmuştur. Pavlus’a atfedilen İbranilere Mektup kitabında “mimarı ve kurucusu Tanrı olan temelli kent” (11:10), yine “Siyon Dağı’na, yaşayan Tanrı`nın kenti olan göksel Kudüs’e”, (12:22) yine Vahiy kitabında geçen “gökten, Tanrı’nın yanından inen ve O’nun görkemiyle ışıldayan kutsal kent, Kudüs” gibi pasajlar bu fikrin kaynaklarını teşkil etmektedir. HRİSTİYANLIK TARİHİNDE KUDÜS Erken dönem (I-III. yy) Hristiyan kutsal kitapları Kudüs’ün önemiyle ilgili söylemleri barındırsa da, Hristiyanlığın henüz yeraltı bir inanç olduğu erken dönem teolojisinde kutsal Kudüs fikrinin herkes tarafından ittifakla kabul gördüğü söylenemez. Bu tartışmalı dönem özellikle ilk 3 asırda geçerli olup IV. yy.’dan itibaren imparatorluk dini seviyesine yükselen Hristiyanlıkta, bu zamandan geçerli olmak üzere hac ibadeti başlamıştır. Hac ibadetinin gerçekleşmesi için bir merkez rolünü oynayan, İsa Mesih’le ilgili hatıraları taşıdığı için doğal olarak Kudüs şehri olmuştur. Bu ve benzeri sebepler yüzünden Hristiyanlık tarihinin başından itibaren Hristiyanların Kudüs’e karşı tutumlarının karışık olduğu ifade edilmiştir. Ancak ilk 3 asırda Hristiyanların İsa Mesih’i anmaları sırasında Kudüs’ün anılması, Pavlus’un mektuplarında Kudüs’ten bahsetmesi sebebiyle bu şehir bir şekilde Hristiyanların gündeminde kalmıştır. Bu açıdan bakılınca, Hristiyanlığın erken dönemlerinde bu şehirle ilgili iki yaklaşımın vaki olduğu söylenebilir. Bunlardan biri Kudüs’ün teolojik açıdan kutsal olmayıp sadece tarihsel bir öneme sahip olduğunu, diğeri ise kutsal olduğunu savunmuştur. Kudüs’ün Hristiyanlar için sadece tarihsel bir anlam ifade ettiğini savunan en etkin figür, döneminin en büyük Hristiyan âlimi ve tarihçisi kabul edilen kilise babası Eusebius (ö. 371) olmuştur. O, Eski Ahit’te Kudüs’e atfedilen ehemmiyetin İsa’nın gelmesiyle birlikte bittiğini, kesinlikle devam etmediğini ifade etmiş, Tanrı’nın amaçları doğrultusunda Eski Ahit’te yüce bir mevki edinen Kudüs’ün öneminin artık sona erdiğini belirtmiştir. Dolayısıyla ona göre Kudüs, ancak tarih açısından değerlendirildiğinde bir öneme sahiptir ve teolojik olarak Tanrı’nın gözünde bu şehrin hiçbir önemi kalmamıştır. Kudüs’le ilgili bu kafa karışıklığının sebebi, belki de İsa Mesih’in bu şehre yönelik söylemlerinden kaynaklanmış, kilise babaları da bu söylemleri yorumlayarak geliştirmişlerdir. İnciller İsa Mesih’in Kudüs’e gelip mabette ticaret yapılmasının mukaddes evin şanına yakışmadığı davasıyla tüccarları oradan kovduğunu haber verir (Matta 21:12, Markos 11:15, Luka 19:45, Yuhanna 2: 13-16). Bu durum, İsa Mesih’in mabedi kutsal gördüğünü ortaya koymaktadır. Ancak yine İsa Mesih’in bu bağlamda söylemler, insanın/Oğul’un öneminin daha üstün olduğu yönündedir. İsa Mesih kendisinden mucize isteyenlere mabedin yıkılıp yeniden üç günde yapabileceğini, bununla aslında kendi bedenini kastettiğini söyleyen pasajlar (Yuhanna 2:18-22), nitekim İsa Mesih çarmıha gerilirken mabedin en kutsal odası olan Kodeş ha-Kodaşim’in perdesinin ortadan yırtılması (Matta 27:51, Markos 15:38, Luka 23:44) ve böylece kimsenin görmemesi gerekenlerin herkese aleni hale gelmesi, kilise babaları için artık mabedin öneminin bitip yerini insanın/Oğul’un/İsa Mesih’in aldığı argümanının temelini teşkil etmiş olmalıdır. Bundan başka, İsa Mesih’in Samiriye’li bir kadınla konuşurken insanların Kudüs’te artık Tanrı’ya tapmayacaklarını (Yuhanna 4:21), düşmanların Kudüs’ü yağmalayacağını ve bunun sebebinin de Tanrı’nın Kudüs’e yardıma geldiği zamanda Kudüs’ün bunu fark etmediğini (Luka 19:44) söylemesi benzer niteliktedir. Yahudiler içerisinde ortaya çıkan Hristiyanlık, doğal olarak onların kutsal saydığı şeyleri önemli görmek durumundaydı. Kutsal mekan bağlamında Yahudiler için Filistin toprakları, Kudüs, Süleyman Mabedi ve Süleyman Mabedi’nin içinde bulunan “Kodeş ha-Kodaşim” denilen bölüm kutsal ve önemli sayılmaktaydı. Onların kutsallığı baştan sona doğru gittikçe artmaktaydı ve kutsallığın sebebi ise sondan başa doğru sıralanmaktaydı. Yani Mabet Kodeş ha-Kodaşim’i barındırdığı için, Kudüs Mabedi barındırdığı için, Filistin toprakları da Kudüs’ü barındırdığı için kutsaldı. Ancak Hristiyanlık kutsallığın merkezine İsa Mesih’i yerleştirdiği için bu dört kutsal mekanın kutsallığını İsa Mesih’e aktarmışlardır. Kodeş ha-Kodaşim İsa Mesih öldüğü zaman perdesinin yırtılmasıyla, Süleyman Mabedi İsa Mesih’in gerçek mabet olarak insanı/kendisini işaret etmesiyle, Kudüs Tanrı’nın işaretlerini görmediği için artık Tanrı’nın şehri olmaktan çıktığı imasıyla Hristiyanlar için kutsallıklarını kaybetmiştir. Bunların kutsallıklarını kaybetmeleri sebebiyle Filistin toprakları da önemini kaybetmiş, dolayısıyla Hristiyanlar için sadece İsa Mesih’in kendisi kutsal kabul edilmiştir. YY’DAKİ GELİŞMELER VE KUDÜS’ÜN ÖNEMİ Hristiyanlık erken dönemlerde Yahudilik içerisinde ortaya çıkan heretik bir akım olarak görülmüş, Pavlus’un gayretiyle diğer ulusların arasında yayılmış, I. yy.’ın sonlarına doğru Yahudilikten ayrılıp başlı başına bir din olma sürecine girmiştir. O dönemde Roma İmparatorluğunun inancı paganlık olduğu için imparatorlar Hristiyanları takip ettirmiş, baskı altında tutmuşlardır. 313 Milan fermanı ile Hristiyanlar üzerindeki bu baskı kalkmış, 380’lerde ise Roma’nın tek meşru inancı olarak onaylanmasıyla Hristiyanlar rahata kavuşmuşlardır. IV. yy.’dan itibaren Hristiyanlık tarihinde yaşanan bu gelişmeler, bu inancın kurumsallaşması doğrultusunda sonuçlar doğurmuştur. Konuyla birebir ilgisinden dolayı burada hac ibadetinin ortaya çıkmasına işaret edilecektir. İlk iki asırda Hristiyanlar sürekli takibe uğrayıp baskı gördükleri için kutsal mekân anlayışı onlar arasında tam yerleşmemiş, belirgin kutsal mekânlar ihdas edilememiştir. Hristiyan kutsal metinleri hac ibadetini zorunlu kılınmadığı için Hristiyanlığın erken dönemlerinde hac ibadeti olmamıştır. İsa Mesih Tanrı’ya ibadetin ne Sion dağında ne de Kudüs’te olacağını, ibadetin ruhta ve hakikatte olacağını söylediği için erken dönemlerde Hristiyanlar da ne İsa Mesih’in ne Eski Ahit’teki peygamberlerin ne de kilise babalarının hayatının geçtiği yerlere dinî bir önem atfetmişlerdir. Hristiyanlığın erken dönemlerinde Kudüs’e yönelik bu algı Roma İmparatoru Konstantin’in annesi Helena’nın 326 yılında İsa Mesih’in yaşadığı yerleri görmek için bölgeye yaptığı seyahatler neticesinde değişmeye başlamıştır. Hristiyan tarihinde ilk hacı olarak kabul edilen Helena, iddialara göre İsa Mesih’in çarmıha gerildiği haçı bulmuştur. Böylece, kilise babaları tarafından Kudüs’ün kutsallığı ile ilgili yukarıda belirtilen olumsuz görüşlerin tam zıddının ileri sürülmesi için uygun ortam oluşmuştur. Kilise babaları, dinî duyguyu pekiştireceği kanaatiyle Kudüs’e ve çevresine yapılan ziyaretleri faydalı görmüşlerdir. İsa Mesih’in izlerini taşıyan bu şehir Hristiyanlar açısından kutsal kabul edilmiş ve önemli hac merkezlerinden birine dönüşmüştür. Her ne kadar ilk dönem birçok kilise babası tarafından vazgeçirilmeye çalışılsa da Hristiyan hacılar özellikle Kudüs’ü ziyaret etmiştir. Ancak bu olumsuz tavır dördüncü yüzyılla beraber büyük oranda değişmiştir. Özellikle Bizans döneminde Hristiyan hacılar, inançlarının doğduğu topraklara büyük saygı göstermiştir. Dünyanın her yerinden Hristiyan hacılar kutsal kabul edilen tapınakları ve özellikle de yeni keşfedilen ve İsa Mesih’e ait olduğuna inanılan mezarı ziyaret etmek için gelmişlerdir. Kudüs, bütün karşı çıkmalara rağmen Hristiyanlar için kutsallığını zamanla tekrar kazanmıştır. Dönemin Kudüs piskoposu Aziz Kiril (ö. 444) Kudüs’e atfedilen ilahi önemin geçmişe ait bir olgu olsa da kesinlikle nihai olmadığını vurgulamıştır. O, İsa Mesih ve Kutsal Ruh’la ilgili önemli olayların bu şehirde vuku bulmasına dikkat çekmiş ve bu olayların başka yerde değil de Kudüs’te meydana gelmesini delil göstererek Kudüs’ün eskiden olduğunu gibi hâlâ Tanrı’nın gözünde önemli bir şehir olduğu anlama gelebileceğini iddia etmiştir. Bu görüşünü desteklemek için olmalı ki o, Matta İncili’nde geçen kutsal şehir ifadesinin “tam da şu anda içinde bulunduğumuz şehir” yani Kudüs olduğunu ileri sürmüştür. O, Kudüs’ün kutsallığını yaşanan tarihi olaylardan bağımsız olarak değerlendirmiş, söz konusu şehrin bu olaylar nedeniyle değil de teolojik bağlamda, Tanrı için özel olup gerçekten kutsal bir şehir olduğunu belirtmiş, tüm dünyada Kudüs’e doğal bir üstünlük verilmesi gerektiği fikrini savunmuştur. Böylece, Hristiyanlık tarihinde hac ibadeti tesis edilmiştir. Haccın amacı İsa Mesih (ve Kutsal Ruh) ile ilgili hatıraların canlandırılması ve canlı tutulması olmuştur. Hac ibadetinin yapıldığı yer olan Kudüs’e, İsa Mesih’in şehre gelişi, şehirdeki vaaz yeri, çarmıha gerilmeye götürülürken geçtiği yol, çarmıhta öldükten sonra gömüldüğü yer, ölümünden sonra dirildiği ve havarilerine göründüğü yer gibi noktaları barındırması dolayısıyla Hristiyanlar tarafından özel bir dini önem atfedilmiştir. Bu kutsal noktalar, İsa Mesih ile bağları nedeniyle Hristiyanlar için özellikle kutsal olmuştur. O topraklar “Tanrı’nın beden içinde kaldığının” işaretlerini ve “bizatihi Tanrı’nın ayak izlerini” barındırdığı için, bir zamanlar yeryüzünde yürüdüğüne inanılan Tanrı’yı hatırlatmaya hizmet etmektedir. Kudüs’te yapılan hac ibadeti, Hristiyan inancının somut delilini teşkil eden bu özel yerlere gitmek şeklindedir. Onlar Kudüs’te bulunan kutsal yerlere gelerek kutsal metinlerde anlatılanların canlı tanığı olabilmekte, yaşanan olaylar hakkında bilgi edinebilmektedirler. Hac etmek için Hristiyanlar Kudüs’e gelerek onun son günlerini adeta yaşarlar. İsa Mesih’in çarmıha gerilmek üzere haçı yüklenip geçtiği yol olan Çile Yolu/Via Dolorosa, Hristiyan âleminin pek çoğu için dünyadaki en önemli sokaktır ve hac için en önemli güzergâhtır. İsa Mesih’in kendi haçını taşıdığı güzergâh olduğu için pek çok Hristiyan geleneğinde kutsal görülmektedir. Kudüs’ün Eski Şehir bölümünde bulunan Çile Yolu, son dördü Kutsal Kabir Kilisesi’nin içinde olmak üzere on dört duraktan oluşmaktadır. Bazı Hristiyan hacılar bu yolu omuzlarında haçlar taşıyarak geçer. Bundan amaç, bir zamanlar İsa Mesih’in yaşadığı acıları hissetmektir. Hristiyanlar için özel öneme sahip olan diğer bir yer, İsa Mesih’in çarmıha gerildiği yer olan Golgota/Kafatası Tepesidir. Kutsal metinlere göre, bir asker İsa Mesih’in ölümünün ardından mızrakla onun böğrünü delince açılan yaradan kan ve su akarak yere damlamıştır. Hristiyanlar bu noktanın dünyanın merkezi olduğuna, Hz. Âdem’in yaratıldığı ve gömüldüğü yer olduğuna, İsa Mesih’ten akan kanın da haçın dibinde gömülü olan Hz. Âdem’in kafatasının üzerine damlayıp onun işlediği ilk günahı sildiğine inanırlar. Nihayet, Kudüs’te hac mekanı olarak Hristiyanlar için belki de en kutsal olan, Kutsal Kabir kilisesidir. Hristiyanlar, Kıyamet Kilisesi olarak da adlanan bu mekanda İsa Mesih’in mezarının bulunduğuna inanırlar. Yapım zamanıyla ilgili farklı görüşler olsa da en kuvvetli görüşe göre 326 ile 335 tarihleri arasında Azize Helena’nın Kudüs ziyaretinden sonra yaptırılmıştır. Kadıköy Konsili’nden (451) sonra Hristiyanlıkta ortaya çıkan mezhepleşme neticesinde burası mezhepler arasında paylaştırılmıştır. Bu mezheplerden bazıları zaman zaman Kutsal Kabir Kilisesi’nde hâkim konuma gelmiştir. Haçlı seferlerinden sonra bölgenin Müslümanların eline geçmesiyle bu kilise ve eşyaları mezhepler arasında paylaştırılmıştır. Kutsal Kabir Kilisesi’nde mekânı olan cemaatler Katolikler, Rum Ortodokslar, Ermeniler, Süryaniler, Kıptiler ve Habeşlilerdir. Mekanın ve içerisindeki eşyaların kutsallığı fikri, daha fazla sevap kazanmak amacıyla daha fazla yere ve eşyaya sahip olma hevesi mezheplerin buradaki temsilcileri arasında bir rekabet doğurmuş, bu hatta tarafların birbirine saldırmasına ve zarar vermesine kadar varmıştır. HAÇLI SEFERLERİ VE KUDÜS LATİN KRALLIĞI Kudüs 638’de Müslümanlar tarafından fethedildi. Rivayetlere göre Kudüs piskoposu Sophronius, şehrin anahtarını sadece halifeye teslim edeceğini açıklamış, bunun üzerine Halife Ömer bizzat Kudüs’e gitmiş, tarihi Ömer Fermanıile buradaki Hristiyanların inanç özgürlüğüne saygı ile yaklaşmıştır. Devam eden asırlarda Filistin topraklarında yaşayan Hristiyanlar zimmi statüsünde bölgede varlıklarını sürdürdüler. Malazgirt Meydan Muharebesi’nde zafer kazanan Türklerin Anadolu’da ilerlemesi Hristiyan devletleri endişelendirmiş, Türklerin bu ilerleyişine engel olmak amacıyla Hristiyanların orduları Avrupa’dan Ortadoğu’ya yürümüştür. Tarihe Haçlı Seferleri adıyla kazınmış olan ve dalgalarla devam eden bu savaşlara asker toplamak için dini duygular coşturulmuş, Hristiyan hacıları saldırılardan korumak, Kudüs’ün “kâfir” Müslümanların ellerinden kurtarmak için yola çıkılmıştır. Papa bu hareketi kutsal savaş olarak tanımlamış, Hristiyanlar da Haçlı Seferleri’ni doğuran asıl etkenin dinî unsurlar olduğuna inandırılmışlardır. “Kudüs, dünyanın göbeğidir. Bütün diğer yerlerden üstün verimli bir topraktır. Zevkin ikinci cenneti gibidir. İnsan ırkının Kurtarıcısı, onu doğumuyla meşhur etmiş, yaşamıyla güzelleştirmiş, acısıyla kutsamış, ölümüyle kurtarmış, defnedilmeyle mührünü oraya bırakmıştır. Dünyanın merkezine yerleşmiş bu asil şehir şimdi düşmanları tarafından esir düşmüştür. Tanrı’nın varlığını tanımayan bir millet tarafından putperestler uygulamalara köle kılınmıştır. Bu yüzden o, özgür kılınmayı istiyor ve dua ediyor, sizleri de onun yardımına bir an durmaksızın gitmeniz için çağırıyor” şeklindeki papalık çağrısıyla Hristiyanlar yollara konulmuşlardır. Haçlılar 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirmiş ve burada Latin Krallığı kurmuşlar. Şehrin sakinlerinden Müslümanlar öldürülmüş, Hristiyanlar ise mezhep farklılığından olsa gerek şehirden sürülmüşlerdir. Kudüs Latin Krallığının başkenti olmuş, burada Papalığa bağlı kilise kurulmuştur. Krallığın ilk hâkimi Godfrey de Bouillon, Kudüs’ün gerçek kralının İsa Mesih olduğu inanışıyla tevazu göstererek Kral unvanını üstlenmemiş, kendisini Kutsal Kabrin Koruyucusu unvanını kullanmıştır. 1100’de onun yerine gelen kardeşi I. Baldwin ise kral unvanını kullanmıştır. 02 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hristiyanlardan geri almış, buradaki Hristiyan kutsal mekânlarını yine eski Hristiyan sahiplerine iade etmiştir. Haçlılar şehri 1229’da geri alabilmişlerse de 1244’te yeniden Müslümanlara bırakmak zorunda kalmışlardır. Şehrin yine Hristiyanlar tarafından ele geçirilmesi asırlar sonra gerçekleşmiş, Kudüs 9 Aralık 1917’de İngilizler tarafından tutulmuştur. Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu – Beyaz Tarih http://www.fikriyat.com/gundem/2018/01/18/hristiyan-inancinda-kudus